Metaforlaşmış Bir Rüya

Rüyamda öyle bir aşka tutulmuştum ki, sapsarı duvarlar, beyaz çerçeveli hafif kahverengileşmiş pencereler, uzakta olan bir adam… Balkonda saatlerimi geçiriyordum, soğuk esen rüzgar ve akan yağmur damlalarıyla birlikte büyük bir hasretle beklediğim bir adam vardı, ne zaman geleceği kesin olmayan ama, hayatıma girmiş bir daha çıkması mümkün olmayan…

Beklediğim günlerin sayısının önemli olmadığı, uğruna yıllarca aynı balkonda veya pencere önünde bekleyebileceğimi bildiğim bir tutunmaydı o, uğruna birçok şeyden vazgeçip bekleyebileceğin, bekledikçe daha çok kenetlendiğin, saatler ve günler geçtikçe, aşkının, onu bekleme uğruna, onun uğruna daha da pekiştiğine inandığın adam için “uğruna” ne verilmezdi?

Bir daha ne zaman geleceğini bilmeden beklemenin, içindekileri büyüttüğü, mutluluk verdiği bir histe buluşmalıydı aşkın içine düşmüş tüm aşıklar. Ben öyle düşmüştüm bu aşka…

Dilimde, duymasını istediğim kelimeler birikmiş, özlemim onun vücut bulmuş bedeninden çok daha fazlasına ait…

Uğruna savaş verdiği öyle değerli tutunmaları vardı ki onun, gelmediği her günün nedenini bilirdim, bir başarı daha kaydettiğini hayatına… Dahasını da eklemek için hayatına. Ona tutulmalarım arasında olanlardan…

Varlığıyla ne kadar çok şey öğretiyor diye düşünürdüm hep, yokluğuyla çok daha fazlasını öğrettiğini anladım, yokluğunda. Yokluğu, varlığının da ötesine geçmişti adeta.

Sözlerini bırakıp giderken bana, söylemediği tüm sözlere, söyleyeceği tüm cümlelere hasret bırakıp giderdi beni, o bilmeden… Yokluğunda bile konuşabilmekti benimle bu aslında.

Kapıdan içeri girdiğinde anladım, zihnimin metafor kullanarak bana neyi göstermek istediğini. Rüyada değil, gerçekte neyi beklediğimi anlamıştım ve susamış özlemimi dindirmek için uzun bir süre baktım ona. Gördüğüm kişi, yani ben Sabahattin Ali’ye mi aşıktım?

Hayır, ama evet. Rüya gibi bir aşkın içine düşmüştüm rüyamda, ne kadar başım dönmüş, ne kadar özlem duymuştum bir insanın aklına tutulmaya? Rüya gibi bir aşk uğruna beklemeye de aşık olmuştum… Kavuşmaları hayal ettikçe kalbimin hızlıca atmasına… Bilinçaltımın, ömrüm boyunca nasıl bir aşk ile mutlu olacağını, besleneceğini anlamıştım. Eskiye dair unutamadığım kitabın yazarına aşık olmaktı metaforlaştırdığı zihnimin. Oynadığı oyun içinde gerçekler vardı, oyun oynatarak bir şeyleri öğretme derdine düşmüş demek ki zihnim, tek başıma yapamadığımı anladığında. Okuduğumda ne kadar etkilenmiştim o kitaptaki karakterden, o aşktan, Sabahattin Ali’nin sayfalarına döktüğü kelimelerden, duygularından ve bunu yazabilen aklın sahibinden… Yıllar sonra tıpkı okuduğuma benzer bir duyguya düşeceğimin haberi olmadan. Bana bu rüyayı gördüreceğinden ve hatta bu bunu yazdırabileceğinden de haberim olmadan, okumuştum…

Kapıdan içeri girer girmez mırıldanarak söylediği şarkıyla dans ederek bulmuştuk kendimizi, buluşmuştuk artık. Yokluğu ile öğrettiklerine varlığıyla devam edecekti…
Ama, uyandım. Anladım…

Gerçek hayat, yokluğun ile öğreteceklerinin daha bitmediğini göstermişti bana.
Ve zihnim, kendimi ve istediklerimi tanımaya sayamadığım yüzlerce adım daha yaklaşmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir